10 Temmuz 2015 Cuma

Salt olumlu olmak saçmalıktır: Sorgulayıcı olumlu düşünme can kurtarır!

Her zaman şu türden muhabbetlere denk gelmişizdir: Her şey yolunda! (All is well, bloğumun da adı olduğundan ne kadar tiryakisi olabileceğimi görebilirsiniz, ancak durum tamamıyla başka.) Size hayat boyu uygulayabileceğiniz güzel bir taktik (trick) anlatacağım.

Etrafta birçok kişisel gelişim zırvalıkları dolaşmakta ve bir sorunla yüzleştiğinizde size hemen şu tavra girmenizi öğütlüyorlar, sanki yaşadıklarınızı, hislerinizi ve  kayıplarınızı anlarlarmışcasına: "Olumlu düşün, olumlu şeyler başına gelsin. Hem negatifsin, biraz da iyi düşün." Evet bir noktaya kadar hayatımızda salt olumlu olmak gereken zamanlar var. İyi de olumsuzluğun, yani bir diğer değişle bir sorunun ortasındayken "gerçekçiliğin" verdiği gizli güven ve samimiyet ne olacak? 


Bunun tek bir çözümü var: olumluluk v2.0: sorgulayıcı olumluluk. Bunu daha rahat anlatabilmem için özel yaşamınızdan bir örnek vereyim. Diyelim ki uzun zamandır tanıdığınız bir kıza (örnek kişi Bahar olsun) açılacak ve çıkma teklif edeceksiniz. Kuru ve boş gaz yığınlarından oluşan şu samimiyetsiz, kendinizi "aşırı" kandırıcı cümlelerle (Hadi oğlum yaparsın sen! Sen kimleri dize getirmedin ki, ahah pardon hizaya getirmedin ki! Yaparsın sen anadolu çocuğusun olum!) fişeklemek ya da fişekletmek yerine çok daha basit bir soru sorarak daha kalıcı ve faydalı sonuçlar elde edebilirsiniz: "Bahar'ın benimle çıkmasını sağlayabilir miyim?"




Bu kadar basit aslında olay. İki farklı cevap söz konusu; Evet derseniz 2. sorunuz "Hangi yollarla, nasıl?" olur ve çorap söküğü gibi alırsınız cevabınızı. 10 points to Gryffindor!





 İkinci yanıt olan hayır ise, "Neden?" sorusunu sadece 5 defa sorarak elde edeceğiniz ve kendinizi o yönde geliştirebileceğiniz kesin bir yanıt verir. Her türlü kazan-kazan durumu var sizin için. Eh tabi, Bahar için de...


İkinci yanıta (Hayır) 5Neden yaklaşımıyla ilgili bir örnek verecek olursam; 

1.N: Neden benimle çıkmaz?
-Fiziğim kötü, görünüşümü beğenmiyorum. Onun dışında problem yok.
2.N: Neden fiziğim kötü?
-Dengesiz beslenme ve egzersiz yapmamaktan.
3.N: Neden dengesiz besleniyorum?
- Fastfoodlar daha tatlı ve kolay geliyor. Ayrıca yemek yapmayı bilmiyorum.
4.N: Neden yemek yapmayı bilmiyorum?
- Çünkü zaman kaybı ve daha zor! Bir şeyi 5 dakikada elde edip yemesi daha kolay. 
5.N: Yemek yapmanın, özellikle beni daha sağlıklı kılarak, sevdiceğim Bahar'la daha uzun süre yaşamamı sağlayacaksa neden daha zor olduğunu düşünüyorum ki?
- Çünkü üşeniyorum ve sıkıcı geliyor!

İşte bu kadar. Kendi büyüttüğümüz ve ördüğümüz devasa taştan duvarların en altında ufak çentikler ve otlar vardır aslında. Jenga etkisiyle yıkılabilecek koskoca bir duvar... "Bu duvarı yıkabilecek miyim?"

(Bu arada 5N taktiğinde kesinlikle ve açıkca problemin ne olduğunu belirlemeniz gerekiyor. Bu da ayrı bi yazının konusu olsun.)


5 Mayıs 2015 Salı

"Çakır gibi delikanlı"

Farkettim ki uzun zamandır yazmıyorum. Belki bir isyan, belki bir serzeniş, belki bıkkınlıktır bunun sebebi. Nedeni her neyse bugün özellikle bir dostumla dertleştikten sonra farkettim ki ne kayıplarımız, ne yaşımız, ne nelerle beslendiğimiz, ne yaptığımız, işimiz gücümüz ne de zevklerimiz bizi tanımlar. Bir kısmımızı belki, evet. Peki benliğimizin geri kalanı? Bunu belirleyen şey nedir?

Aslında çok basit bunun cevabı. Tabi ki "Bizi dengede tutan şey nedir? -İki ayağımız" gibi saçma sapan bir noktaya işaret etmeyeceğim. Kısa bir hikayeyle durumu izah edeyim. Bir bebek düşünün ki, yeni dünyaya gelmiş. Bebek dünyaya geldiğinde büyükleri tarafından kulağına isim fısıldandığında, anne-babasının güçlü yanlarına, eksikliklerine, gerçekleştiremediği hayallerine, ailelerinin gücünü arttırma potansiyellerine, akrabaları arasındaki statülerine ve bu statülerin gelişimine bağlı olarak bir meslek çoktan atanmıştır. Aynı ismi, sınıfı, zevkleri veyahut davranışlarında olacağı gibi. Neden çocukların davranış ve tavırları 0-6 yaş arasında aileleriyle şekillenir sanıyorsunuz, tam da bu sebepten ötürü. 

Bu bebek şanssızsa 6 yaşından itibaren, biraz da şanslıysa 14 yaşlarına geldiğinde "çocukluğunun bittiği ve artık bir meslek için yönlendirilmeye" başlanacağı kıvamda olur artık. Sanayideki bir motorcu, evlere tamirata, hat döşenmesine giden bir elektrikçi, gen deneyleri yapacak bir genetikçi ya da ülkenin en güzide insanlarını savunacak bir avukat... Bu şekle sokulması için geldiği bu kıvamda ona seçenek sunulur (!) Ya sanayiye gidip araba tamir edeceksin, ya da okuyup adam olacaksın. "Adam" olmak istediğiniz mesleği yapması mıdır sizce sayın ebeveynler? Veya hayalleriniz, zayıf yönleriniz ya da kısaca gerçekleştiremediğiniz her şeyi yapan bir "karabahtlı, mağrur ve acınası" bir veliaht mıdır kendisi? 18-20 yaşına gelip, çakır gibi bir delikanlı olduğunda, özgüven eksikliğiyle boğuşacak, "Ben ne istiyorum gerçekten?" yerine, "Hangi işte daha fazla para varsa o kadar çabuk ailemden uzaklaşır rahat rahat yaşarım" kafasında bir insan yeiştirmek midir amacınız?

Sahi, siz neden dünyaya gelmiştiniz ki? Dur hatırlatayım, 13 yaşındayken "Türkiye'nin en iyi futbolcusu olacağım!", "Gitar çalmayı öğrenip turnelere çıkacağım!" , "Makineleri parçala-topla yaparak kendimi geliştirip hayalimin makinasını yapacağım!" "Dünyanın en ücra köşesine gidip, dünyanın en güzel manzarasının resmini yapacağım!" "Bir kitap yazacağım!" Sahi neydi hayaliniz? Çakır gibi bir delikanlı kıvamına geldiğinizde, en fazla 40 sene daha olacak hayatınızın her sabahında eşinize, oğullarınıza ve torunlarınıza hayatı zindan etmek miydi? " Gerçekten öyle değil! " diyorsun ve diyeceksin de. 

Gerçekten bunu istememiştiniz, şartlar sizi sürükledi değil mi? Siz 7/24 çalıştınız, uyumadınız, hayalinizi denediniz ama olmadı. Bazılarınız (çok çok azınız tabi ki canım..) hiç denemedi bile. Çünkü sistem "güvenliydi", "rahattı" çabuk dahil olmak, koltuk kapıp, filmi en rahat açıdan izlemek gerekiyordu. Çünkü, bir ebeveyn olduğunuz vakit büyüteceğiniz ve hayatından hiçbir şeyini esirgemeyeceğiniz ve size "bu şartlılıkla" bağlanmış, sevginizle ya da hayallerine ve tutkularına saygı duyduğunuz için değil, özellikle sizin verdiğiniz "karşılıksız" suçluluk ve daima en iyi olma hırsıyla büyümüş "Çakır" gibi delikanlının geleceği için hayallerinizi terketmeniz gerekiyordu değil mi?

Geçmişiniz ne olursa olsun, her durum terketebileceğiniz bir durumdur. (Eşi, çoluğu çocuğu olanlar bu durumu dikkate almasın da, bir aile krizinize de ben sebep olmayayım :) ) Şöyle ki, sizin durumunuzun "terkedilebilir" olduğunu bilmek, ama hayaliniz ve tutkularınız, ama sırf yeni bir hayat düşüncesinden dolayı, sizi güçsüz hissettirir. Düşünsenize, 12 yıl üniversiteye kadar zaten standart eğitim. 4 sene de üniversite okursunuz ve bir de ne görelim 16 yıllık eğitim boşa gitti, değil mi? Ülkemizin %60'ı okuduğu bölümden farklı bir iş yapmaktadır. Ahmet Şerif İzgören en sık gösterilen örnektir bu konuda. Her neyse, bu gerçekle yüzleştiğinizde "zaten kendiniz için en iyisini seçtiğinizi" ve bu tercihten hiç pişman olmadığınızı söyler, bir noktada kendinizi avutursunuz. Çünkü artık o noktadasınızdır ve bir "4 sene" daha kaybetmek, ah çok pardon geçmesi gibi bir lüksunuz yoktur. (Di mi?)

Tabi ki de var. Bir arkadaşım Amerika'ya bu sebeple gitti ve orada 2 sene garson olarak çalışıp, para biriktirip (ne yemiş ne içmiş, aç kalmayalım!) şu an da yönetmenlik (aa istediğim bölüm değilmiş tamam yiaa) üzerine bir okulda (tüh yine mi üniversite!) burslu (ah ben burs alamam abi uğraştırma beni) olarak okuyor. Daha bugün fakültede  hurra horray tartıştık bu konuyu anlattığım bir arkadaşımla.

Bana dedi ki;
S:  "Ya aga değer mi 2 seneyi kaybetmeye, bence salaklık yapmış." 
Ben: (Boşluk, mantıksızlık sezmekten ötürü boş boş bakmalar)
S: "Ne var aga yani 2 sene hayatından kaybetmiş istemediği işte çalışarak."
Ben: "Peki ya sonra, S?
S: "Orası ayrı aga."


Bir düşünsenize "orası ayrı" diyecek kaç hayat var sizce? Çakır gibi delikanlıyken, süzme salak olmayalım diye bu bilgi ağıyla donatıldık. Yoksa üstün zekalı ve akıl geriliği olmayan %80'lik kısım olarak, hepimiz aynı zevkte ve kazançta hayatları sürdürürdük, değil mi?

26 Nisan 2015 Pazar

2015 Anneler günü ne zaman?

Her yıl Mayıs ayının ikinci Pazar günü Anneler Günü olarak tüm dünya da kutlanır. 2015 yılında ise Anneler Günü 10 Mayıs Pazar tarihine denk gelmektedir. Anneler Günü her yıl çok sevdiğimiz annelerimizi özel şeyler yaşattığımız ve sevgimizi bir kez daha gösterdiğimiz gündür. Anneler Günü nereden çıkmış ve günümüze kadar süregelmiştir? Amerikalı genç Jarvis annesinin vefatının ardından yaşadığı acıyı atlatamamış annesinin yerini hiçbir şeyle dolduramamıştır. Her sene annesinin ölüm yıl dönümü geldiğinde eşsiz bir acı duyar ve bunu etrafındakilere de yansıtırmış. Yine annesinin bir ölüm yıl dönümünde yani Mayıs Ayı’nın ikinci Pazar günü etrafındaki herkes i bir araya getirerek ” bu günün anneler günü olmasını çok istiyorum ve Anneler Günü adıyla her yıl kutlanmasını kabul edermisiniz? diye sormuştur. b

Bu düşüncesi herkes tarafından kabul görmüştür ve artık her mayıs ayının ikinci pazar günü anneler günü kutlanmıştır. Anneler Günü tarihçesi Anneler günü, anneleri onurlandıran özel bir gündür. Değişik günlerde ve değişik ülkelerde kutlanır. Bu günde anneler çeşitli hediyeler alır. Bu günü farklı ülkelerdeki insanlar yılın farklı günlerinde kutlarlar. Anneler günü geleneği, Antik Yunanlıların Yunan mitolojisindeki pek çok tanrı ve tanrıçanın annesi olan Rhea onuruna verdikleri yıllık ilkbahar festivali kutlamalarıyla başlar. Antik Romalılar da ilkbahar festivallerini İsa’nın doğumundan 250 yıl öncesinden ana tanrıça Kibele onuruna kutluyorlardı. ABD’de Anna Jarvis’in kaybettiği kendi annesi için 1908 yılında başlattığı anma günü, 1914 yılında Kongrenin onayıyla Amerika çapında genişledi.

23 Ağustos 2014 Cumartesi

Diriliş

Bugün zorluklarla yüzleşmek için kendinizi cesaretle donatın. Yüzleştiğiniz her şeyi mağlup etmeyeceksiniz, ancak hiçbir şey yüzleşilmeden mağlup edilemez. Zor kararlar alma aşamasında korku, belirsizlik ve rahatsızlık gibi hislerinize izin vermeyin.

Yataktan çıkın. Televizyonu kapatın. Olumsuz konuşmaları dinlemekle vaktinizi öldürmeyin. Kendinizinkiler de dahil olmak üzere. 

"Dikkat dağıtıcıları" sınırlandırın. Orhan baba'dan gelircesine kederli kafa yapınızı sonlandırın. Toparlanın ve hayatınızdaki her şeyin tüm kontrolünü elinize alın. Enerjinizi sizin kaderiniz için başkalarını suçlayarak boşa harcamayın ve başkalarının sizi kurtarmasını umarak zihninizi meşgul etmeyin.

Siz parlayan zırhlar içinde bir şovalyesiniz. Yeni geleceğinize giden kapının anahtarını elinizde tutuyorsunuz. Bir boksörde olduğu gibi kaç kere nakavt edildiğinizin hiçbir önemi yoktur. Savaşmayı, mücadeleyi, ringleri, o tutkuyu her şeyden önce yaşamayı bırakmazsınız. Önemli olan kalkmaya geri dönmeye devam etmenizdir.

Şimdi devam etme ve gücünüzü geri alarak hayatınızda ilerleme zamanı. Şimdi diriliş zamanı. Bütün bahisleri kendinize yatırın ve işe koyulun! Siz daha fazlasını hakediyorsunuz... daha.. daha... daha fazlasını! Gayeniz kadar varsınız!

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Meydan Okuma Olmadan

Sınav yoksa, tanıklık da yok... Şeker koymadan limonata yapamazsınız. Ekşi limonlarınız olması gerek. Fevkalede bir binici olmak için evcil bir ata binemezsiniz. Daha şiddetli savaş, daha tatlı galibiyet demektir.

Size ne olursa olsun, her şeye rağmen asla kötü bir gün geçirdiğinizi söyleyemezsiniz. "Karakterimi geliştirdiğim" bir gün geçiriyorum diyebilirsiniz ancak. Yapacağınız her şey doğrudan karakterinizi oluşturan etmenlerdir. Gayeniz için şekillenip, tasarlanıyorsunuz. Özel bir şeye sahipsiniz, sadece size ait olan özel bir şeye... Sizleri uykunuzdan eden, hayatınızdaki bir sonraki nefesi almanızı sağlayan o kutsal güce... Gerçek gayenize sahipsiniz!

İsmail Çelebi

Gerçekten Hakettiğinizi Almak

Çok çalıştınız ve hakkınızı alamadınız mı? Bununla yetinmek zorunda değilsiniz. Mantığınızı, yeteneklerinizi, kişiliğinizi ve ilişkilerinizi geliştirmeyi seçin. Bütün bunlar olasılıklar ve fırsatlar dünyasının kapısını açan anahtarlar. Sıkışmış, bunalmış, kenara atılmış, uyumsuz hissediyorsanız, bütün bunlar için şikayet etmeyin... Kendinizi geliştirmek ve daha güçlü yapmak için bilinçli bir karar alın.

Ne yapmanız gerekiyorsa onu yapın ki ne istiyorsanız alabilesiniz. Belki okula geri dönebilirsiniz, belki öğrenebileceğiniz ya da bir sonraki hamlenizi çözebilmek için hayal gücünüzü kullanabileceğiniz bir duruma gönüllü olabilirsiniz. Her halükârda, devam etmek zorundasınız. Kendiniz için, sevdikleriniz için, sebebi ne olursa olsun, yıkılamazsınız. Hayatın sizi geride bırakmasına asla izin vermeyin. Egonuzu kapının dışında, gururunuzun da kursağınızda kalması gerek. Tekrar başlayabilirsiniz, kendiniz için yeni bir hayat kurun. Gayenize sahip çıktığınız kadar varsınız!

İsmail Çelebi

28 Temmuz 2014 Pazartesi

Oyun teorisi kapsamında EĞLENCE TEORİSİ

  Penn Üniversitesi'nin Gamification adlı dersini almıştım geçenlerde. Muhteşe, yenilikçi ve 22. yy için düşünülebilecek bilgiler barındırmakla birlikte hayatımızı daha anlamlı ve eğlenceli hale getirebilecek bir takım bilgiler sunan bir dersti. 

Oyunlaştırmada temel amaç olağan deneyimleri alıp eğlenceli hale getirerek insanların o işi nasıl daha gönüllü ve keyif alır şekilde yapacağını tespit edip uygulamaktı. Bir örnekle konuyu daha anlaşılabilir kılmak istiyorum;

Bir çöp kutusuna yaklaşıyorsunuz ve içine çöpünüzü atarken bir ses efekti çalmaya başlıyor; dipsiz bir kuyuda düşercesine giden çöp... Yapılan araştırma sonucunda o gün, bu bahsettiğimiz çöp kutusundan toplamda 72 kilogram, yani sadece o gün için 42 kilo daha fazla çöp elde edilmiş!

 Hadi bunun hayatımızın diğer bir alanı ve tecrübesine uygulanmasının diğer örneğine göz atalım... İşe gitmek için evinizden çıktınız ve metroya geldiniz. Metronun girişinde bir de ne görüyorsunuz? Piyano tuşlarından merdivenler! Bu uygulamanın sonucunda ise %66 daha fazla insan merdivenleri kullanmış ve belki ufak da olsa "yürüme" , " egzersiz yapma" gibi tecrübelerini eğlenceli hale getirmiş.



Peki bu oyunlaştırmanın daha farklı alanlarda ve tecrübelerde uygulanması mümkün mü? Ya da hangi alanlarda yaparsak daha fazla verim alabilir ve toplum olarak günlük iş yoğunlukları ve streslerden uzaklaşıp huzur ve daha çok eğlence bulabiliriz? Siz de yenilikçi fikirlerinizi düşünüp, gerekirse buraya yazarak yeni bir eğlence teorisi dalgasını ülkenizde başlatabilirsiniz!

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Selfie Şakası Kötü Gitti!

Selfie şakası yapayım derken ömründen ömür gidiyor genç ergenimizin. Hadi izleyelim!


28 Nisan 2014 Pazartesi

Kendi sesinizi bulun

Sizin sesiniz hiç kaybolamayacak bir kozu çağırıyor. Kapilari açacak, değişime ilham verecek, hayatinizi yenileyecek, momentum yaratacak ve bolluğu çekecek bir şeyler söylemek zorundasiniz.

Sesinizi enerji, sevgi ve umutla doldurun. Sizin için neyin önemli olduğu hakkında söylenenleri reddedip hayatla konuşun ve olasılıkları yaratin. 7 milyar insanin her birinde farkli olan, benzersiz ses tonunuzla hayatınızın şarkısını söyleyin. Sizin sözleriniz, sizin yaşamınız önemli! İçinizdeki büyüklüğe sarılın.

10 Ocak 2014 Cuma

Öğrenci Gelişim Derneği - OGED kuruldu!

Bu gençler bambaşka... Bu gençler geleceklerini düşünüyor ve geleceklerini kuruyorlar. Birleşme yoluna gidiyorlar; herkesi bir olarak görüp, ayrım yapmıyorlar... 



Başta projenin kurucusu ve ilk yönetim kurulu başkanı olan İsmail ÇELEBİ'yi, ardından bu yola baş koymuş yardımcısı Buğra DURSUN'dan, Halkla İlişkiler sorumlusu Oktay KÜÇÜK'e ve diğer tüm ekip arkadaşlarını tebrik ediyorum. 

Kısaca projelerinden bahsedecek olursam bir bireyin birey olma yolundaki en önemli adımı olan "öğrencilik" çağını belki tamamen engebesiz, engelsiz veya sorunsuz değil ama daha az sorunla geçirmelerini sağlamalarına yardımcı olmak için bir araya geldi bu güzel 11 insan!

Dilerim ki projeleri sürebileceği en üzün müddette sürsün ve en kötüsünden biz sonunu görmeyelim. Sonuna kadar sizinleyim gençler!


Derneğin Facebook sayfası; https://www.facebook.com/ogrencigelisimdernegi

Kurucu ve Yönetim Kurulu Başkanı İsmail ÇELEBİ; https://www.facebook.com/icelebi1989

27 Temmuz 2013 Cumartesi

"Kimimizin derdi kimisinin hayalleridir." -ol iz vel.




Aslında her gün, her dakika o kadar çok karşılaşıyoruz ki sıkılıyoruz ve arka plana atılıyor tüm bu gerçekler. Şu an'da bilgilendirmekten ziyade hatırlatma olarak yazmak istedim bu konuyu.

Kimimiz gün be gün eğitim sisteminin çarpıklığıyla imtihana tabi tutuluruz, kpss, öss, sbs gibi zat-ı muhteremlerin gerçek sınavlar oldukları düşüncesiyle..

kimimiz katma değer vergisiyle çarpılırız, bir "malın" asıl değerinden daha çok olduğunu düşünüp korku duyarak..

kimimiz 'devlet' tarafından ödenen öğrenci 'kredilerini' koştur koştur 7'sinde çekilmesiyle "oh bu haftayı da çıkarıcaz inşallah" diye düşünürken aslında, o paranın kitaplara dahi yetmediği gerçeğiyle yüzleşerek paranın yetmeyeceği gibi, 3'e katlanmış olarak ödeneceği hadisesiyle yüzleşerek...

kimimiz sigortasında biriktirdiği, yani o yıllaaar boyu çalışıp da kazandığı maaşından çocuğuna alabilceği bir kaç üst baş parasından ve hatta çocuğuyla, ailesiyle gidebileceği tatilerden feragat ederek kestikleri o primlerin aslında günü geldiğinde "kanserinin"," kemik erimesinin" "alzheimerının" ilaçlarını bırak, prospektüsünü bile karşılamadığı gerçeğiyle...

kimimiz daha bırakın "uluslararası yolculuğu"; kentinden, semtinden ayrılamadan, hayatındaki tomurcukları göremeden; ailesine ve kendisine bakmanın verdiği yükümlülükten fabrika hayatının tutsaklığıyla geçirdiği hayatında vereceği son nefesini dahi "rahatlıkla" alamayacağı gerçeğiyle...

kimimiz daha ufacıkken, bir futbol topuyla bile mutlu olurken, hatta bir tasoyla ömrünü geçirebileceği düşüncesiyle yaşarken, bir bisiklet sahibi bile olamayacacağı-olamadığı gerçeğiyle...

Ha şimdi sorarsın ki bana "sen kimsin o halde, hangi gruptansın ela gözlü delikanlı? Türkiye denilince aklına ne geliyor?" Bunları görüp de bana sormana sadece nutkum tutulur, sadece... Bir şey diyemem.

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Nikolas ve Nadia


           Nadia, yüreğini umarsızca paramparça eden Nikolas'a dönüp dedi ki; "Umrundaymış gibi davrandığın için teşekkürler, seni pislik." Bunu söylerken rahatladığından istemsizce gülümsedi. İşte tam bu anda bir şeyi farketti Nadia; Gülümsemek bir kadının en iyi makyajıdır. 
           Ancak Nikolas israrcıydı, her zamanki gibi.. "O benim de bir arkadaşım ve bir arkadaşımın sorunu, benim sorunumdur. Anlamıyorsun, buna ihtiyacı vardı!' diyerek açtığı yarayı deşiyordu.         
           Nadia, biraz önce sahip olduğu o gülümsemeyi de kaybettiğini, yüreğine ve iliklerine kadar tekrar titreyince hissetti ve sinirden viski bardağını duvara fırlattı. Bu hareketinden sonra şimdi de hissettiklerini sözlerle anlatmaya çalışıyordu; "Bana bir kere yalan söylersen, her söylediğini sorgularım ve sen bana yalan söyledin pislik herif. O saatte maçta olduğunu söylemiştin!"          
          Nikolas içinden; 'Evet maçtaydım, ama vip odasında, Addison ile' dedi.                   
          "Addisonlaydın gece boyunca! O benim..tek.." Hıçkırıklara boğulmuştu Nadia. Ayakta zor duruyordu. 
         Nikolas'ın aklından o sırada geçen tek bir cümle tüm derdini anlatabilirdi aslında: 'Nadia! Ben tek eşliliğe inanmıyorum!' Ancak, diyemedi...        
         Onun yerine; "Ben olsam kıskanmazdım Addison'ı. İhtiyacı vardı diyorum! Hem sen hiç benim olmadın ki!" dedi ve bu lafının hemen ardından Nikolas terasa bir şok dalgası yayıldığını hissetti. 'Sakin ol aslanım, bunu da atlacaksın!'         
         Nutku tutulan Nadia ise, yarıda bıraktığı cümlesini tamamlamaya çalıştı; "O benim 24 yıllık arkadaşımdı, pislik herif, 24!" Titriyordu...'Sen hiç benim olmadın ki!' mi dedi O demin? Şu an, Sil baştan filmindeki Clementine olmayı o kadar çok isterdi ki... Addison ve Nikolas...İnanılmaz! Bu durumu, Addison'un geçenlerde gittikleri bir mağazadan aldığı Bvlgari Jasmin Noir'ın hoş ve yumuşak kokusunu Nikolas'ın üzerinde koklayınca ifşa edebilmişti. Öyle ki, kendisi Burberry Classic Woman kullanıcısıydı. Tamamıyla zıt iki zevk... Bu kadar aşikâr olmalı mıydı yaptıkları bu aşağılık şey? 
        Nikolas ise kendine, bu durumda suçlu olmadığını söylüyordu. 'Ben tek bir insana bağlanamıyorum Nadia!" diye içinden sitem etti. Terasta hava serindi.
         Her ne kadar Niko'yla sevgili olmadan evvel de O'nun çayır-keyf ve çapkın bir hayat sürdüğünü bilse de, Nadia öfkeli bakışlarını Nikolas'a çevirip, sert bir şekilde kelimeleri bir bir yineleyerek sordu; "Sen hiç benim olmadın ki mi dedin sen?" 
        "Evet, Nadia.Evet! Baştan beri hep daha iyi bir hayat, daha iyi bir ev, daha iyi hediyeler, daha iyi 'Nikolas' istediğini söylüyordun! Ben miyim vefasız!" 
        "Ama gidip en iyi arkadaşınla yatmadım, seni pislik herif!" Öfkesi, ruhunu ele geçiriyordu. Gazetedeki bir haberi anımsadı bu anda... Haberde şu yazıyordu; "California eyaletinin Los Angeles şehrinde Cinnet geçiren adam, önce karısını bıçakladı; ardından bir yaşındakini bebeğini kucağına alıp 7.kattan atladı." Durum hiç de iyiye gitmiyordu.                  'Addison...O taş gibi bacakları, insana ilham veren yeşil gözlerinin delici bakışları... Tanrım, her dakikasına değdi." düşünceleriyle kendi moodunu yükseltmeye çalışırken Nadia'nın duymak istediği şey bu düşünceleri değildi. Annesi tarafından ona dayatılmış toplumsal ahlaki kurallar açısından haklıydı ve bir açıklama, belki de basit bir özür bekliyordu. Nadia'nın Nikosu'nun ise aklında tek bir cümle vardı... Latince; Carpe Diem. Kolunun iç tarafında dövme de yaptırmıştı üstelik. O anına bakan bir insandı sürekli. 'Ben böyle yetiştirildim!'
        Üstelik iki sene olmuştu neredeyse Nadia'yla olalı! Bu süre ona yeterdi bile. Hamurunda yoktu bu kadar uzun süreli bir ilişki. Ki olmadı da zaten. Nikolas, Chloe ve Addison'dan başkasını düşünmüyordu. Bir katalog yapmıştı sanki; mavi ve yeşil gözlüler. Özellikle ah o yeşil gözlüler...
        Hava biraz daha serinlemiş gibi geldi. Hırkasını almadığı için pişman oldu. Öyle ki Mississippi eyaletinin bu güzide Greenville şehrinde yazın ortasında da olsa, akşamları sert ve kuru bir soğuk çıkagelebilirdi. Tıpkı bu gece gibi. Hatta geçen yaz tatilinde gittikleri Türkiye'nin İzmir'i veya 3 yıl önce henüz arkadaşken gittikleri Romanya'nın Bükreş'i...
 Nadia, isminin hikayesini hep anımsardı. 29 yaşına gelmiş olmasına rağmen, henüz 14 yaşında öğrendiği ispanyolca seçmeli derste, daha ilk derste özellikle, nadia'nın hiç kimse demek olduğunu öğrenmişti. Tekrar haberi anımsadı. Hayır yapamazdı. O kahpe Addison yüzünden ne Nikolas'a zarar verecek, ne de kendi hayatını, geleceğini veya hayallerini mahvedecekti. Düşüncesi bile korkunçtu. Ama içindeki dürtü... Çok güçlüydü. Haberin yayınlandığı günü hayal meyal hatırlıyordu. Haber, New York Times'ta iki gün boyunca en üstte kalmıştı. 
        Aslında bulundukları durumda 'cinnet' geçirmekten de öte Nikolas'ın ona boş boş bakması ve açıklama yapmaması onu deli ediyordu. 'Olanları kabul etmemi mi bekliyorsun, yedi kocalı hürmüz?'
        "Neden pislik herif, neden?!" 
        "Şey.. Bunaldım, Nadia. Gerçekten bunaldım artık! Hayatımda bir değişikliğe ihtiyacım vardı ve sıkılıyordum. Burada her şey o kadar sığ ki! O kadar boğucusun ki!"
"Boğucu muydum?! Aşağılık..." Sustu. Sadece sustu ve derin derin nefesler alıp verdi. Kendisine gelmeliydi. Beynine kan gitmeliydi. Çünkü bu dakikalar onun 29 yıldır yaşayarak öğrendiği tüm tabuları, tüm inançlar yıkıp geçiyordu. 'Bu kadarı da ağır geliyor!'
        Ruhunun derinliklerindeki bu öfkesi, mayıs ayında Oklahamayı kasıp kavuran hortum gibi yıkıcı olmaya başlamıştı. Üstelik aşkları -Niko'nun sözde yaşattığı hisler- ona sonsuzluğu, yenilmezliği, merakındaki doyumsuzluğu, yapılacak keşifleri o kadar tattırıyordu ki hayatının zirvesinde olan bu genç kız, hiç bu kadar mutlu olmamıştı. Şu an ise durumuna baktığında ağlamaması mümkün değildi. Nasıl bu kadar zayıf olabiliyordu? Nadia, bir kadın dergisinde "Babasıyla annesi erken yaşlarda boşanmış kızların daima babalarının 'kopyası' tarzında bir koca aradıkları" konusunda bir yazı okumuştu. 'Ne kadar da haklılarmış. Sadece kendimi mahfetmişim!
          "Bak gel, otur sakin sakin konuşalım. Biliyorsun, bende panik atak var. Kilitleniyorum, gidiyorum. O yüzden yalvarırım, dinlemesen de otur..." derken Nadia'nın kollarından tutmaya çalıştı.
         'Şerefsiz herif kollarımdan tutuyor, olamaz!'
           Nadia anlık bir irkilmeyle "Bırak beni!" diye çığlık attı bu sanki o anda kıyamet koptu, geceler gündüz oldu, güneş doğudan battı...Gecenin yıkıcı kasvetine, ilikleri dondurucu kuru soğuğuna, köpeklerin koro halinde havlamasına, kapıların-pencerelerin gıcırdamasına, bebek ağlamasına, araba seslerine, Nadia'nın tiz çığlığı da eklendi... Sonrası hayal meyaldi... O an, ne Addison, ne Chloe ne de bir başkasının bir önemi vardı. Artık önemi olan tek şey; varlığının boyunca acılarla yüzleşmiş Nadia'nın yatağında kan ter içinde uyanması ve tüm bu olanların sadece birer hayal olduğunu görmesiydi.
         Uyandıktan sonra tuzlu terlerinin kapattığı ve yaktığı gözlerini uzunca bir süre açamadı. 'Of, çok kötüydü!
        Ellerini kullanmak istedi, ancak kullanamadı.'Neler oluyor?!'
        Kullanamadı... Çünkü elleri, Mississippi Devlet Hastanesindeki sert yatağın iki tarafındaki soğuk demirlere kelepçelenmişti. Ne California, ne de 7.kattaki adam vardı. Haber, 2 yıllık kocasının, kendisini önce spor salonundaki müşterisiyle, ardından 24 yıldır tanıdığı, 7 ay önce boşanmış ve yalnızlıkla kavrulan arkadaşı Addisonla ilişkisi olduğunu öğrenip, yıkıcı bir travma yaşayan ve artık bir "hiç" olan Nadia'nın kurguladığı bir masaldan başka bir şey değildi. Ve evet ne yazık ki, cinnet geçiren kişi de "koca" değildi...

Bir latince deyiş: Laborare est orare "Çalışmak, ibadettir"


Latinceden dilimize çevirildiğinde açık bir şekilde; "Çalışmak ibadettir." diye çevirilecek vecizedir. (leo diye kısaltacağım açıklamanın devamında. Eh biraz da mecazi ve gurur verici bir anlamı olsun zodiac astroloji burc'u olan Aslandan gelen. Aslan burcu olduğum için değil tabi ki! :)  )

Latince kökenli olmasına rağmen bir çok kutsal ya da kutsal olmayan batıl-uydurma-uzak doğu menşeili din-inanış tarafından da insanlar üzerinde olumlu-pozitif-pragmatik bir değer katan ve insanı yücelten, insanı güçlendiren, içten gelerek yapıldığında sağlam karakter oluşturmayı sağlayan bir sözdür, leo.

Şimdi islamiyet ile Hristiyanlık ve diğer inançlarda leo'yu açıklayalım kısaca. -Kısaca diyorum, çünkü binlerce sayfalık yabancı kaynaklar var. Muhteşem bir şey değil mi?

Haydi başlayalım..

1. islamiyet'te leo;

Hemen leo'nun şu anlama gelebildiğini "Çalışıyorum, namaza gerek yok o zaman aga.(haşa)" düşünebilecek bazı müslüman kardeşlerime bir uyarı geçeyim. Öncelikle dinimizde -Müslüman olmayan arkadaşlar lütfen açıklamamdan dolayı rahatsız hissetmeyiniz. burada bir dışlama veyahut bir ima bulunmamaktadır. sadece akıl karışıklığı yaratabilir ve insanları yanlış yönlendirebilirim. dikkatli olmak lazım sonuçta.- bildiğimiz gibi 5 farz bulunmaktadır. Yani yapılması gerekenleri -yapabildiğiniz kadarıyla- yapmak 'mesuliyetindesiniz' Türlü türlü bahaneler uydurabilirsiniz, bu sizin inisifiyatinize kalmış bir durumdur ben bunu yargılayamam ancak, dini konular gibi önemli vazifelerde eksiksiz yerine getirmeniz şarttır. Zorunluluk olarak değil de sevgiyle yapılması daha da bir sevaptır, bilindiği gibi. 5 farz'a dönecek olursam;
1. Şehâdet Etmek
2. Namaz Kılmak
3. Zekât Vermek
4. Oruç Tutmak
5. Hac'ca gitmek

Detaylıca anlatmayacağım zira, Kur'an'dan başlayarak binlerce dini kaynaktan öğrenilebilir. Burada vurgulamak istediğim şey şu; iyi niyetle çalışmanız ibadet olabilir. Namaza ne lüzum var, çalışmak da ibadettir demek çok yanlıştır. Çünkü namaz bildiğimiz gibi 2. müslümanlık şartımızdır. Reddedilemez ve değiştirilemez. Böyle söyleyen kâfir olur. Namaz kılan, haramlardan kaçan kimsenin iyi niyetle çalışması ibadettir.

Öyle söylemeyiniz! Eğer kimseye muhtaç olmamak, ana babasını ve aile efradını muhtaç etmemek için işine gidiyorsa, her adımı ibadettir. Eğer kazanacağı para ile öğünmek, keyf sürmek niyetinde ise, şeytanla beraberdir. (Peygamber efendimizin söylediği bir söz olarak  asıl ismi -Süleymân bin Ahmed bin Eyyub bin Mutayr eş-Şâmi el-Lahmi et-Taberani- olan Taberani'den alınmıştır.) Ayrıca "leo" benzer bir şekilde Nisa süresi 95.ayette de belirtilmiştir; "Müminlerden özür sahibi olmaksızın oturanlarla Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar. Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibariyle, oturanlardan üstün kıldı. Allah onların hepsine de cenneti vaad etmiştir. Bununla beraber Allah mücahitlere, oturanların üzerinde büyük bir ecir vermiştir. "

2. Hristiyanlık ile diğer kutsal ve kutsal olmayan dinlerde-inanışlarda leo;

Amerika Birleşik Devletlerinin Washington eyaletinde Mary Virginia Merrick tarafından kurulmuş "Christ Child Society" adlı Türkçemize "Mesih Çocuk Derneği" diye çevirilebilecek, derneğin ismine zıt olarak 'dini ve ırkı ne olursa olsun, ayrım gösterilmeksizin' çocuklara gereken maddiyatı, eğitimi ve duygusal ortam -aile, kaynaşma, iletişim- ihtiyaçlarını karşılayan kâr amacı gütmeyen, gönüllü üyelerinin azim ve sabır dolu organizasyonuyla çalışan bir derneğin vecizesidir.

Tüm dünyada kabul edilen bir dil olan ingilizce'de "To labour is to pray" olarak ifade edilebilecek leo; önceleri, yani 480–547 yılları arasında, Aziz Nursia Benedikt'i tarafından, rahiplerin, başrahip otoritesi altında müşterek bir hayat sürmeleri amacıyla yazılmış emirlerin bulunduğu "The Rule of Saint Benedict" (Aziz Benedict Kuralı) kitabının, sonralarıysa Farmasonlar tarafından kabul edilen bir mottosudur. Tabii ki bize aile ağacımızdaki bir birey kadar yakın olan farmasonlarda bu söz,  'istediğini yap' vecizesine kurulu olan ve altın-fildişi-mermer tapınakları inşaa eden Telemalar için (ingilizcesi; Thelema) kulağa yatkın gelebilir. -Yabancı kaynakları araştırırsanız Telemalar, Sembolizm ve siyonizm üzerinde de oldukça detaylı bir kaynak listesine ulaşabilirsiniz. Burada yüzeysel geçtim ancak özel olarak bir isteğiniz/isteğiniz varsa da lütfen benimle e-mail üzerinden ( icelebi89@hotmail.com ) iletişime geçin; konuşalım, tartışalım, bilgi aktaralım... "Doctus cum libro" olmak lazım. Yani; kitabıyla bilgin olmak... Bu söz kendileri bir şey bilmeyip, hazır bilgiyi sunmaya çalışanlar için kullanılan bir başka latince sözdür. Buna da bir başka yazıda değineceğim. Kısaca öğreten öğrenir. :)

Biraz daha 'yer üstünden' konuşmak gerekirse birçok hristiyanizm kökenli okulda da motto olarak kullanılmaktadır. Ayrıca Gandhi'ye göre sansktritçe "Bhagavat Gita" olan ve Rabb'in Ezgisi diye dilimize çevrilebilecek kutsal bir Hindu metnidir.

Diğer inançlara göre de neredeyse ikinci paragrafta da belirttiğim anlamlara sahiptir. Az çok çevirilerden, diller-hitaplar-anlayışlar-iletişim üzerindeki zaman aşımlarından fark olacaktır tabii ki. Ancak sonuç olarak bu güzel latince deyişe, ruhu dinginleyen ve iç ısıtan Hz. Mevlana'nın  şu sözünü de ekleyebiliriz; "insan, ancak çalıştığını kazanır."

(İmlâda, hitabımda surç-i lisans işlemişsem affola dostlar. Sağlıcaklar kalın, tekrar görüşmek üzere.)

18 Temmuz 2013 Perşembe

Neden olmasın? Hintliler biliyor bu işi abi.

"Daha iyi bir dünyaya inanmak için birçok sebep var!" Oldukça "all is well" -her şey yolunda- tarzında ve pozitif bir görüş olmakla beraber, eğer doğru şartları sağlayabilirsek, birbirimizin farkında olabilirsek dünyada her an yaşanan açlığa, kıtlığa, tecavüzlere-tacizlere-soykırımlara-cinayetlere, yoksulluğa, öksüzlüğe-yetimliğe karşı savaşta biz de "yenen taraf" olabiliriz ve hatta çatısı yıkılan bir evdeki yaşayanların kurtarılması ve komşularınca çatının yapılması gibi muhteşem anlara şahit olabiliriz. Ya da görme engelli bir vatandaşın karşı kaldırıma geçemediğini gördüğünden elindeki sandviçi bitmeden paketleyip, o "kardeşinin" yardımına giden bir insanı da görebiliriz. Zor mu ki? Belki de.

Bu mübarek günlerde içimizi biraz da olsa ısıtan soru şu: Neden olmasın?




16 Haziran 2013 Pazar

Man of Steel'e gitmeli mi?


Selamlar. Bu yazıda yeni nesil Superman'imizin filmi hakkında bir iki kelam edeceğiz. Kal-El abimizi tekrar gördüğümüze sevindik. Ancak... Değer mi? Yani birçok savaş sahnesi vardı, binalar yıkıldı filan falan güzel şeyler, 3 boyutlu da üstelik... Yönetmen koltuğunda Zack Snyder, hikaye kısmına Christopher Nolan, müziğinde Hans Zimmer... Daha ne olsun? diyorsunuz değil mi? Ancaak kazın ayağı öyle değil dostlarım.

4 Ekim 2012 Perşembe

Hayat sevmeden güzel değil mi yani?

Bunu yıllardır sorarım kendime. İster sevgili anlamında, isterse insani boyutta olsun, her ilişki öncesi, her ilişki sonrası ve her tanıdığım insanda düşünürüm bu soruyu. Ne olacak ki sevmezsek? Somurtalım suratımızı, en ekşisinden limon yemişçesine, kapayalım kalplerimizi en hasar görmüş hallicesine... Ne kaybederiz yani? Açıkcası iki türlü de hayatı tattım. Ya seversiniz ya sevmezsiniz. Şundan bahsetmiyorum; "ya benim çok yakın bir arkadaşım var misal Beyza olsun adı. Sırdaşımdır, çok yakın arkadaşımdır ama bazen gıcık ve kevaşe gibi davranır biliyor musun, işte ondan dolayı sevmem onu..." Bu her insanda olan iyi-kötü mukayesesi. Bambaşka konu. Yin ile Yang mevzusu diyeyim. Bizim konumuza dönersek, tamamıyla sevgiden bağımsız olarak yaşayabilir miyiz? Severseniz, anlayış, olgunluk, empati-sempati, kibarlık, davranışlara-sözlere karşındakini kırmayacak şekilde dikkat etme vs. olacaktır. Şayet sevmezseniz, tam zıttı. İnanın ben bunu 1 gün sürdürebildim. 2.günü göremedim. Hayatım o kadar berbat bir hale girdi ki, toparlamam uzun sürmüştü. Çünkü tecrübe etmeliydim. Çünkü seçimlerim de hatalarım da benim olmalıydı. Oldu da... Eğer, bir kere hayatın nötr dengesini bozarsanız, bu hayat sizi çarpar. Bildiğin yıldırım gibi düşer tepenize. Parçalarınızı toplamayı bırakın, bulamazsınız bile. Aşık olamazsınız. Gülün kokusunu derin derin içinize çekip, hissedemezsiniz. Bir insana dokunduğunuzda tüm acılarını anlayamazsınız. Kalbinin derinliklerindeki öfkeyi bilemezsiniz. Bir insanın gözüne baktığınızda, çektiği sıkıntıları gizlemek için neleri feda ettiğini, kendisini nasıl zorladığını anlayamazsınız. Kışın ortasında, ansızın çıkan güneşin, size aslında umudu temsil ettiğini anlayamazsınız. Uzaklarda sizin ve ailenizin refahı için, sınırları-bölgeleri koruyan o askerlerin kayıplarını yüreğinizde hissedemezsiniz. Doğuştan işitme engelli olup, biyonik kulak(coclear implant) ile annesinin sesini ilk defa duyan bir bebeğin o sevincini kalbinizde hissedemezsiniz. Binlerce hektarlık ormanın yandığını TV'den gören çocuğun, biriktirdiği haftalık harçlıklarla aldığı fidanı alıp boş bir araziye dikmesindeki o sevinci yaşayamazsınız. İnanın, beni karşınıza alın şurada elimin gitmediği ve aklımdaki nicelerini anlatayım size. Sevmek. Basit bir kavram gibi geliyor değil mi? Sevmemek? Söylemesi bile daha uzun. Bak iki harf daha fazla söylüyorsun Ne diye yorasın ki kendini? :) N'olur git sevdiğinle Kapadokya'ya gün batışını balondan izle ve aşkı yaşayın. Git aralarından geçtiğiniz sokak çocuklarından topu al ve bir anlık da olsa atraksiyon yaşa. Çılgınlık sende! Sınır-sızlık sende! "An" sende! Sevgi, empati, duyarlılık, HAYAT sende! Tüm bunları yapamıyorsun musun? Neden? Hangi bahane seni mahrum kılabilir ki sevmekten....

1 Ekim 2012 Pazartesi

Her kademede sığır çok. Açık ve net.

Erkek, kız. Bayan. Türk, Kürt, Çerkez, Azeri. Müslüman, hristiyan. Öğrenci, esnaf. Memur, simitçi, doktor! At yarışı oynayan, iddaa oynayan. Kız kaçıran, adam döven. Her cinsten, her gruptan... Bizim topraklarımızda sığır o kadar çok ki, tüm kategorilere bulaşmış durumdalar. Kendileri sanki Gladyo'nun, Mossa'dın, Ergenekon hareketinin sığırdan oluşma versiyonu. İyi de sığır ne ki? Erkeklerde olmuyor mu? Kızları niye yazdık? Baştan söylüyorum "% 100" ifadesi yok hiçbir teorilerimde. Yani kızlar sığırdır, dediğim zaman alınmayacaksınız saçma sapan triplerle. Haa, alınıyorsanız, BANANE? Önce bir kendimize çekidüzen verelim. Sonradan tanımlayalım şu sığırı. Ekşi'de "kafası basmayan ve ahmaklık misyonuna üye, boynuzsuz, iki ayaklı ve selülozu sindiremeyen canlı türü",  uludağ'da  otobanda sol şeritte 30'la gidenler var ki bunlara da otoban sığırı denmekte  ve  bir kadının yüzüne değil götüne bakarak içlenen hayvanların ortak adı. denilerek açıklanmış. Bakın birden fazla yer-zaman-meslek ve birden fazla tanım var. Bunları bulmam 20 saniyemi aldı. Nicesi dünya üzerinde var. Kafanızı kaldırın bakın.
Demin facebook'ta gördüğüm bir resmi paylaşayım.

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Doğum günü'm adına...

23'e de bastık öyle mi... Bana sorarsanız ben bile bu sürecin nasıl işlediğinin farkında değilim. Sorsanız hâlâ 18'im 19'um.. Belki daha büyük hissettiğim zamanlar da oldu, belki daha küçük. Ben daima an'ıma baktım. Bu sene benim için birkaç kötü haber eşliğinde geçti desem yalan olmaz -annemin kanseri, benim daha da "gerileyen" işitme sıkıntım-durumum, saatlerini beraber harcadığın, adam bildiğin insanların sana bu dönemde sırt dönmesi, ve 1-2 mevzu daha... Haa bunların yanında, çok da güzel şeyler yaşadım, keşfettim tabii. Hayatın nötr dengesi de bu değil midir zaten? Vefası da, cefası da bize. Ne kadar anlamlı yaşayabilirsek o kadar güzel. Doğum günü konusuna dönersek, kimi ziyaretime gelerek, kimi smslerle, kimi aramalarla, kimisi mail-facebook mesajlarıyla kimisi de duvardan kutladı. Sağolsunlar, varolsunlar. Tüm bu araçlardan birini kullanmaya bile tenezzül etmeyenlere de buradan afilli tebriklerimi iletiyorum. Siz de sağolun lan ;) Her neyse, Saat 4'e kadar kapalı olan duvar'dan dolayı, gelen maillerden biriyle, kısa, kimi zaman hüsran, kimi zaman sevinç, kimi zaman yalnızlıkla kimi zaman gerçekten dost bildiğim her hallerimizle birbirimize arka çıktığımız insanlarla geçirdiğim, hastalıklarla geçen-geçmekte olan, ölene kadar belli başlı prensipleri koruyacağım hayatımı özetleyeceğim...

"doğum günün kutlu olsun kardeşim. her insan bir cevherdir. bir gün mutlaka kendisi, çevresi ve insanlık için önemli işler yapacak potansiyeli barındırır içinde. o potansiyelin ne zaman ortaya çıkacağı belli olmaz. umarım bu sene içindeki potansiyeli ortaya çıkarmak için güzel fırsatlar yakalarsın.

725,869,501 saniyedir
12,097,825 dakikadır
201,630 saattir
8,401 gündür
1,200 haftadır
280 aydır
23 yıldır hayattasın.

sana daha nice mutlu yıllar ve ömür boyu huzurlu, stressiz ve mutlu bir yaşam diliyorum."

Umarım hayatımız sadece bu değersiz sayılardan ibaret olmaz. Umarım şimdiki şeklinde olduğu gibi, her anı anlamlı yaşayabiliriz. Umarım hayatlarımıza anlam katan şeylerin farkında olur ve onları kaybetmemek için savaşırız. Ailemizi. Dostlarımızı. Sevgilimizi, eşimizi. İşimizi. Ya da hedeflerimizi. Artık hayatımıza ne anlam katıyorsa... 23. yıl, belki de son gördüğüm olabilecek doğumgünü dileğim budur. Hayatımızı anlamlı kılan her şey için, içimizde daima savaşma gücü olması. Tabi ki hep beraber :)

12 Ağustos 2012 Pazar

En hoşuma giden gerilla reklamları (guerrilla marketing)

Her şeyden önce, usta nedir bu guerrilla marketing? (Onlarca çarpıcı resim var konuda, kaçırmayın.)

Bu pazarlama stratejisinde asıl amaç, beklenmedik ataklarla, cesur hareketlerle rakibi demoralize etmek, sürekli rakibi yoklayarak bir açığını bulmaya çalışmaktır. Çoğu farkedilemez reklamların. Siz "Aa çok çarpıcı!" diyene kadar, ürün bilinçaltınızda yerini alır. Bazıları hemen farkedilebilir, bazıları ise dakikalar sonra.
Rakiplerin çok güçlü olması da problem değildir, örneğin premium sınıfta bulunan (nike, redbull, pringles vb.) ve pazarın en kalitelisi, en üstün markası olarak algılanan pahalı ürünlere sahip bir firmaya karşı, piyasaya daha da pahalı ürünler çıkararak meydan okunabilir. Tabi gerilla pazarlama'yı dönem dönem kullanan firmalar arasında nike, benetton, lipton, puma, pringles ve birçoğu da vardır.  
 Mesela Trabzon'da mavi jeans'in yanına aynı tip karakterlerle bordo yazıp, giyim mağazası açan adamın yaptığı pazarlama şeklidir.

Ve sıra çarpıcı resimlerde. Ee, görsel "can"landırma "can"dır. (Tıklanarak büyüyebilirler.)


*True Blood, ABD'de çekilen, ana temada "vampirlerin hayatını" konu alan dizidir. Oldukça +18'dir.

26 Temmuz 2012 Perşembe

Tarzımız ne bizim?

Bugün şu fotoğrafı görünce içimden yazmak geldi.


Ben böyle tarza işerim hacı.

 
Bir tarza gireceğim, veya yeni bir tarz yaratacağım diye şekilden şekile girmeyin beyler. Bu yaz sıcağında, tişört+yün süveter+ceket, altına kalın pantolon giyip de neyi amaçlıyorsunuz ki? Sadece bu arkadaşta değil, çoğu kişide görmekteyim malesef. "Para yok  hacı." boktan bir mazaret biliyorsunuz ki. Çünkü, bir şekilde giyiminize ayırabilirsiniz parayı. Pazarda farketmediğiniz muhteşem şeyler var. Sadece bir saat ayırıp, cüzî bir miktarla yırtabilirsiniz. Ki resimdeki kadar para verip de,