Erkek, kız. Bayan. Türk, Kürt, Çerkez, Azeri. Müslüman, hristiyan. Öğrenci, esnaf. Memur, simitçi, doktor! At yarışı oynayan, iddaa oynayan. Kız kaçıran, adam döven. Her cinsten, her gruptan... Bizim topraklarımızda sığır o kadar çok ki, tüm kategorilere bulaşmış durumdalar. Kendileri sanki Gladyo'nun, Mossa'dın, Ergenekon hareketinin sığırdan oluşma versiyonu. İyi de sığır ne ki? Erkeklerde olmuyor mu? Kızları niye yazdık? Baştan söylüyorum "% 100" ifadesi yok hiçbir teorilerimde. Yani kızlar sığırdır, dediğim zaman alınmayacaksınız saçma sapan triplerle. Haa, alınıyorsanız, BANANE? Önce bir kendimize çekidüzen verelim. Sonradan tanımlayalım şu sığırı. Ekşi'de "kafası basmayan ve ahmaklık misyonuna üye, boynuzsuz, iki ayaklı ve selülozu sindiremeyen canlı türü", uludağ'da otobanda sol şeritte 30'la gidenler var ki bunlara da otoban sığırı denmekte ve bir kadının yüzüne değil götüne bakarak içlenen hayvanların ortak adı. denilerek açıklanmış. Bakın birden fazla yer-zaman-meslek ve birden fazla tanım var. Bunları bulmam 20 saniyemi aldı. Nicesi dünya üzerinde var. Kafanızı kaldırın bakın.
Demin facebook'ta gördüğüm bir resmi paylaşayım.
1 Ekim 2012 Pazartesi
18 Ağustos 2012 Cumartesi
Doğum günü'm adına...
23'e
de bastık öyle mi... Bana sorarsanız ben bile bu sürecin nasıl
işlediğinin farkında değilim. Sorsanız hâlâ 18'im 19'um.. Belki daha
büyük hissettiğim zamanlar da oldu, belki daha küçük. Ben daima an'ıma
baktım. Bu sene benim için birkaç kötü haber eşliğinde geçti desem yalan
olmaz -annemin kanseri, benim daha da "gerileyen" işitme
sıkıntım-durumum, saatlerini beraber harcadığın, adam bildiğin
insanların sana bu dönemde sırt dönmesi, ve 1-2 mevzu daha... Haa bunların
yanında, çok da güzel şeyler yaşadım, keşfettim tabii. Hayatın nötr
dengesi de bu değil midir zaten? Vefası da, cefası da bize. Ne kadar
anlamlı yaşayabilirsek o kadar güzel. Doğum günü konusuna dönersek, kimi
ziyaretime gelerek, kimi smslerle, kimi aramalarla, kimisi
mail-facebook mesajlarıyla kimisi de duvardan kutladı. Sağolsunlar,
varolsunlar. Tüm bu araçlardan birini kullanmaya bile tenezzül
etmeyenlere de buradan afilli tebriklerimi iletiyorum. Siz de sağolun
lan ;) Her neyse, Saat 4'e kadar kapalı olan duvar'dan dolayı, gelen
maillerden biriyle, kısa, kimi zaman hüsran, kimi zaman sevinç, kimi
zaman yalnızlıkla kimi zaman gerçekten dost bildiğim her hallerimizle
birbirimize arka çıktığımız insanlarla geçirdiğim, hastalıklarla
geçen-geçmekte olan, ölene kadar belli başlı prensipleri koruyacağım
hayatımı özetleyeceğim...
"doğum günün kutlu olsun kardeşim.
her insan bir cevherdir. bir gün mutlaka kendisi, çevresi ve insanlık
için önemli işler yapacak potansiyeli barındırır içinde. o potansiyelin
ne zaman ortaya çıkacağı belli olmaz. umarım bu sene içindeki
potansiyeli ortaya çıkarmak için güzel fırsatlar yakalarsın.
725,869,501 saniyedir
12,097,825 dakikadır
201,630 saattir
8,401 gündür
1,200 haftadır
280 aydır
23 yıldır hayattasın.
sana daha nice mutlu yıllar ve ömür boyu huzurlu, stressiz ve mutlu bir yaşam diliyorum."
Umarım hayatımız sadece bu değersiz sayılardan ibaret olmaz. Umarım
şimdiki şeklinde olduğu gibi, her anı anlamlı yaşayabiliriz. Umarım
hayatlarımıza anlam katan şeylerin farkında olur ve onları kaybetmemek
için savaşırız. Ailemizi. Dostlarımızı. Sevgilimizi, eşimizi. İşimizi.
Ya da hedeflerimizi. Artık hayatımıza ne anlam katıyorsa... 23. yıl,
belki de son gördüğüm olabilecek doğumgünü dileğim budur. Hayatımızı
anlamlı kılan her şey için, içimizde daima savaşma gücü olması. Tabi ki
hep beraber :)
12 Ağustos 2012 Pazar
En hoşuma giden gerilla reklamları (guerrilla marketing)
Her şeyden önce, usta nedir bu guerrilla marketing? (Onlarca çarpıcı resim var konuda, kaçırmayın.)
Bu pazarlama stratejisinde asıl amaç, beklenmedik ataklarla, cesur
hareketlerle rakibi demoralize etmek, sürekli rakibi yoklayarak bir
açığını bulmaya çalışmaktır. Çoğu farkedilemez reklamların. Siz "Aa çok çarpıcı!" diyene kadar, ürün bilinçaltınızda yerini alır. Bazıları hemen farkedilebilir, bazıları ise dakikalar sonra.
Rakiplerin çok güçlü olması
da problem değildir, örneğin premium sınıfta bulunan (nike, redbull, pringles vb.) ve pazarın en
kalitelisi, en üstün markası olarak algılanan pahalı ürünlere sahip bir
firmaya karşı, piyasaya daha da pahalı ürünler çıkararak meydan
okunabilir. Tabi gerilla pazarlama'yı dönem dönem kullanan firmalar arasında nike, benetton, lipton, puma, pringles ve birçoğu da vardır.
Mesela Trabzon'da mavi jeans'in yanına aynı tip karakterlerle bordo yazıp, giyim mağazası açan adamın yaptığı pazarlama şeklidir.
Ve sıra çarpıcı resimlerde. Ee, görsel "can"landırma "can"dır. (Tıklanarak büyüyebilirler.)
*True Blood, ABD'de çekilen, ana temada "vampirlerin hayatını" konu alan dizidir. Oldukça +18'dir.
26 Temmuz 2012 Perşembe
Tarzımız ne bizim?
Bugün şu fotoğrafı görünce içimden yazmak geldi.
Ben böyle tarza işerim hacı.
Bir tarza gireceğim, veya yeni bir tarz yaratacağım diye şekilden şekile girmeyin beyler. Bu yaz sıcağında, tişört+yün süveter+ceket, altına kalın pantolon giyip de neyi amaçlıyorsunuz ki? Sadece bu arkadaşta değil, çoğu kişide görmekteyim malesef. "Para yok hacı." boktan bir mazaret biliyorsunuz ki. Çünkü, bir şekilde giyiminize ayırabilirsiniz parayı. Pazarda farketmediğiniz muhteşem şeyler var. Sadece bir saat ayırıp, cüzî bir miktarla yırtabilirsiniz. Ki resimdeki kadar para verip de,
16 Temmuz 2012 Pazartesi
Bu dünyada yaşanılmaz(mış)
“Allah bana sarılsın, ihtiyacım var.” diyen insan bence;
hayatındaki dibi görmüş insandır. Ve eğer olur da yılmazsa, her acının
bir güzelliğe sahip olduğunu öğrenecektir. Ben yaşadım biliyorum çünkü.
Yalnız kaldım, dışlandım, ailemde çok kötü, ağır ve kalıcı hastalıklar
yaşandı, ölen yakınlarım oldu, büyük kazalar ve saysam yetmeyecek
sıkıntılar yaşadım. Bunların bazılarını aynı zamanda yaşadığım da oldu.
Ajitasyon yapmam, nefret ederim ama bunların bir şekilde söylenmesi
gerek ve inanın bana bundan daha saf ve temiz bir şekilde aktarılamaz.
Benim bir zamanlar sıkıntı olarak gördüğüm, bir yaşadığımdan örnek
olarak vereyim; küçük bir kaza sonucunda elimdeki iki tendon koptuğu
zaman, kolsuz bir adamın bu olayı nimet bellediğine şahit oldum. O an,
dünyam karardı. O an, dönüm noktamı yaşadım. Hem de öyle “ışığı
gördüüüm” safsataları olmadan. içimden dedim ki “Allah sabredenle
beraberdir.” Beş vakit namaz kılan bir insan değilimdir, Allah
affettsin. Fırsat bulursam arada bir Cumaya giderim. Ama bu inancımla
gurur duyarım. Bir başka örnek vermem gerekirse, işitme cihazı taktığım
zamanlarda bazı şeyleri duyamamayı o kadar dert etmiştim ki, Metroda
yanıma oturan, marmara depremi yüzünden, yaklaşık “13” yıldır,
%100 görme engelli olan, belki de hayatında bir daha güneşin doğuşunu ve
ilkbahardaki o serin yağmurun ardından çıkacak gökkuşağını göremeyecek
birinin, benim derdime nimet dediğini ancak idrak edebilmiştim. Bakın
“Sizlerden daha kötüleri var bak haa, şükredeceksiniz lan!” diye
tehditkâr bir biçimde söylemiyorum bunları. Gerçekler acıtır. Kıymetini
bilin bir şeyleri kaybetmeden. Biz insanız nankör varlıklarız. Hadi ama!
Yapın özeleştirinizi! Kaçımız farkında oluyor gerçekten sahip
olduklarımızın? inanın bana, ergenliğim boyunca hep sahip
olamadıklarımdan yakındım. Hayallerim vardı ve hâlâ var. Şayet, benim
gibi hayatınızın dibini görmemiş biriyseniz bile korkacak bir şey yok.
Tecrübe dediğimiz şey, bir şeyi elde edemediğimizde, başaramadığımızda
veya kaybettiğimizde elde ettiğimiz birikimlerdir. Bizi biz yapar.
Sonuçta bu anlattıklarım ve diğer tüm yaşadıklarım beni ben yaptı, tüm
bunları yazabilmemi sağladı. Anlatımı, özlü bir sözle güçlendirme
yöntemi vardır. Mevlana, ne kadar güzel demiş; “Kötü bir döneme
girdiğinde ve her şey sana karşı gibi göründüğünde, bir dakika bile
dayanamayacakmışsın gibi geldiğinde sakın pes etme, çünkü işte orası
gidişatın değişeceği yer ve zamandır.” Anı yaşayın, çok mu zor ?! Carpe
Diem!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

